11/8/2006 - İNSAN
İNSAN (44)
Doğa kanunlarını asla değiştiremeyiz;
Kokarca pis kokar
Kaplumbağa koşamaz
Aslan etçildir
Ve ‘insan’ göt kafalının tekidir!
(ne boktan bir ırk!
ne boktan bir şans!...)
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/2/2006 - PRENSES
“O bir prenses” Artık benim anlamak istediğim gibi. Bir dünyaya hükmeden büyüleyici kadın Bir dünyayı hiçleştiren kudretli cellat Her an düşünülen, Asla ulaşılamayan… Olmak istediği gibi belki (?) (Ona övgüler dizmeye kalem almışım elime Ve inadına kapısı süngülü kelimelerin..!) “O bir hizmetkar” Kendini Prenses’e adamış Bir dünyayı anlamlı kılabilir sadakati Bir dünyadan sürgün edilebilir Onların hep reddettiği gibi. Artık her an hüzünlü o Her anı bekleyiş… Olması gerektiği gibi belki (?) (Biliyor hepsinin boşluğunu da, Boşlukta boğulduğunu göstermek istiyor Ve inadına gözü kapalı piçlerin!!!) (11.02.2006 – 12:06am)
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/2/2006 - ŞİİR DEĞİL BU! (prenses'e fısıltı sadece...)
Dopdolu sayfalar yazmak istiyorum bi prensese
Ama öyle tüketmişim ki kendimi,
Öyle çok tükenmiş ki kelimelerim,
Kayda değer hiçbir şey bulamıyorum.
Sırf ona adanmış bir şeylerim olsun diye
Şiirden sonsuz adım uzak bu satırları yazdım…
(11.02.2006 - 11.53pm)
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
8/12/2005 - İşte O Aslan
“Bir küçücük aslancık varmış, kırlarda koşar oynarmış. Babası onu çok severmiş…” ben de o aslan gibi küçücüktüm. Onu düşünür, onunla uyurdum. Şimdi nerede olduğunu bilmiyorum. Belki hala oradadır. Nerede mi? Hiç görmedim, ama hayal edebilirim. İşte o Aslan…
Kısacık yeleleri rüzgarda ilk kez dalgalanırken anne aslan gülümsedi. Daha önce birçok şey yaşamıştı, ama böyle bir deneyim ilkti, çok yeniydi anne aslan için. Uzaktan asil, yüce görünümlü erkeği görünür görünmez heyecanla kükredi. Baba aslan soğukkanlılığını yitirmeden yavaşça yaklaştı ve yine aynı soğukkanlılıkla mırıldandı: “Benim ruhuma sahipsin ve sen bensin aslında…” Anne aslan erkeğinin bakışlarından uzaklaşması gerektiğini anladı.
O gün aslan ailesinde başka hiçbir şey yaşanmadı. Diğer hayvanların yaptığı gibi kutlama, tören benzeri saçmalıklara yer yoktu bu yuvada. Sade bir ‘hoş geldin’ hepsi buydu ve yıllar sonra, O Aslan büyüdüğünde bile bu değişmedi. Evet, O Aslan çok çabuk büyüdü. Kendi istediği gibi büyümemişti, ama çoğu yaratığa olur bu… O Aslan tıpkı babası gibi diğerlerinden farklıydı. Sınırları kabul etmiyordu, güneşin her gün aynı şekilde battığı o güneşin ardında neler olduğunu, hiç bilmediği uzaklardan gelen çığlıkların neye, kime ait olduğunu merak etti, soramadı. Çünkü sorgulamak yasaktı. Eğer nefes alıyorsan gerisine karışmayacaktın, burada kural böyleydi. Peki ya başka yerlerde?..
O gece de düşünerek uzandı, her gece kıvrılıp uyuduğu o ağacın altında her zamanki gibi esnedi, aynı yorgunlukla kapadı gözlerini ve her şeyin her zaman aynı olmadığı yeni bir dünya düşledi. Tam uyumak üzereyken arkasından kocaman birkaç diş bacağına saplandı. Karanlıktı ve göremedi, kimdi o? Ama düşünmeye zaman yoktu. Keskin dişler bir kez daha derisine geçip sıcacık kanını akıtırken acıyla kükredi ve arkasını döndü. Bir şey gördüğünü sanmıştı, ama o hiçbir şeydi. Sadece karanlık… ne yapacağını bilemezken uzak bir yerden babasının sesi yankılandı: “Koşmazsan bulamazsın…” ne anlama geldiğini bilmedi ve hiç düşünmedi. Yine de tüm gücüyle, yaralı bacaklarıyla koştu, koştu, koştu. Arkasında bıraktığı kanlar ay ışığında parıldarken o kanları akıtan dişleri gördü. Boğazına yapışmışlardı ve zaten daha sonra hiçbir şey göremedi…
Gözünü açtığında güneş yeni doğuyordu. O zaman anladı; hepsi bir düştü. 7 yaşında hala küçük bir aslandı, ama böyle gerçekçi bir düşle hiç bütünleşmemişti. Sessizce doğruldu, her zaman merak etmekte olduğu güneşin ülkesine baktı. Ruhunu kaplayan, onu çağıran ormandaki sesleri tüm bedeniyle duydu, bekledi ve şunu düşündü: “Koşmazsan bulamazsın…” tıpkı düşündeki gibi koşmaya başladı. Fakat bu kez sağlam bacaklarla ve arkasında kovalayan kimse de yoktu. Güneş yavaş yavaş en tepeye yükselirken nefes nefese durdu, havayı kokladı. Kabuslarına giren, hep çok korktuğu o karanlık ormanda şimdi güneş parlıyordu. Gülümsedi ve hatırladı; bugün benim doğum günüm. Bir kuş cıvıldadı ağaçta, rengarenk bir kelebek uçmaya başladı, bir tavşan korkusuzca koşuşturdu çevresinde. Artık koşmayacaktı. Burası iyiydi ve yeni dostları, kuşlar, kelebekler, tavşanlarla yaşayacaktı. Ne de olsa dönüş yolunu unutmuş, kendi ormanında kaybolmuş, kendisi büyüse de yeleleri asla uzamayan bir aslandı o. Her zaman babasına yelelerinin neden uzamadığını sorardı. Cevap hiçbir zaman değişmedi: “uzak bir ülke, yankılanan bir ses, sertçe esen rüzgar… işte sen O Aslan’sın..!” babasını özlediğini hissetti, ama bunu bastırdı. Yeni evinde yeni ailesiyle huzurlu yaşarken o bölgenin en sevilen hayvanı olmuştu. Nereden geldiğini, oraya nasıl vardığını, varolduğu ilk günü anlattı onlara. Güneşin ardındaki hiç karanlık olmayan ülkeden söz etti. Günler geçti, kuşlar ona şarkılar söyledi. Kelebeklerle oyunlar oynadı, fedakar dostları tavşanlar sayesinde beslendi. Artık güneşin batmasına, sonra yeniden doğmasına alışıyordu, ama güneş son kez batmıştı ve tüm ışığı kendisiyle birlikte sürüklemişti. Babası kadar çok sevdiği o güneş, o ışık… veda bile etmeden… daha korkunç bir şey fark etti; kuşlar cıvıldamıyor, kelebekler uçmuyor, tavşanlar neşeyle koşuşturmuyordu artık. Ve sonra her şeyi anladı… aslında ne kuş, ne kelebek ne de tavşan gerçekti. Güneş ışığıyla var gibi görünmüş, sonra sessizce yok olup gitmişlerdi. Babası koşmazsa bulamayacağını söylemişti ve o koşmuştu. Gerçek aradığı şeyi bulmuştu da. Güneşin asla dostu olmadığını haykırdı hep beyaz kalan ülkeye. Küçük aslanı buraya sürükleyen yalnızca kendisiydi. Güneşin ülkesi kendi ruhunun düşlediği bir hayal, ormandan gelen sesler yüreğinin çığlıklarıydı. Bir şey hatırladı ve hatırladığı o şeyden sonra en yakın sadık dostu karanlıkla sonsuz bir anlaşma yaptı. Düşünde gördüğü, onu ormana doğru kovalayan, dişlerini geçirip yaralayan ve en sonunda boğazına sarılıp yaşamına son veren o yaratık, o şey kısa yelelere sahipti. Anladı, çok korktuğu o canavar işte O Aslan’dı. Sessizce karanlığa doğru ilerlerken kendi yaşamını belirledi ve asla pişman olmadı!
Bir küçücük aslancık varmış, kırlarda koşar oynarmış. Babası onu çok severmiş… şimdi nerede O Aslan? Belki hala oradadır, kim bilir… kalbinin attığı yerde? Ruhunu tutsak ettiği o karanlık ülkede? Belki de hala oradadır. Nerede mi? Hiç görmedim, ama hayal edebilirim. İşte sarıldığım, birlikte uyuduğum, elini tuttuğum, karanlıkta ışığı olduğum, gözümü ayırmadan izlediğim, ama bunlara rağmen asla göremediğim. Bilemediğim O Aslan!
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/11/2005 - GÜNEŞİN ÇIĞLIĞI
Bir şarkıyı anlamak, duymaktan ötedir. Sadece dinliyorsanız o şarkıyı aslında seviyor sayılmazsınız. Kendinize fon seçtiğiniz bir müziğin melodisiyle, sözleriyle, anlamıyla tam olarak bütünleşmelisiniz. Benim şarkım da böyle. Daha çok enstrümantal ve ruhu okşayan türden. Mistik bir havası var ve her gece bu şarkıyla uyuyup her sabah onunla uyanıyorum. Her umutsuzluğumda beni düştüğüm çukurdan çekip çıkarıyor. İçinde bulunduğum karanlığı biraz olsun aydınlatıyor.
İşte dün sabah o müziği dinlerken uyumsuz bir sesin araya karıştığını fark ettim. Defalarca dinlediğim ve çok sevdiğim bu şarkıda böyle bir ses olmadığına emindim. “Scream Of The Sun” Şarkının adı… Güneş’in çığlığı… Şarkıyı geriye aldım. Yanlış duymuş olabileceğimi düşünerek tüm dikkatimi verdim ve bir kez daha aynı bölümü dinledim. Evet, yanlış duymuş olmalıyım, melodinin büyüleyici sesinden başka hiçbir ses yoktu. Arkama yaslandım ve dinlemeye devam ettim. Ama bu kez farklı bir bölümde aynı sesin fısıldadığından emindim. Uyumsuz, sert ve kalın bir ses, gırtlaktan bir şeyler fısıldıyor. Geri sardım. Aynı yerde aynı ses, bu kez daha yüksek sesle tüm bedenimi sarstı: “Korkma… korkma….” Neyden? Ve Neden? Güneş’in Çığlığı söz aldı: “Gün ışığı penceremden içeri dolduğunda derin bir nefes aldım. İşte ruhum, işte benliğim, işte her şeyim orada…” Merakla bir daha, bir daha dinledim. Hiçbir şey… Şarkı bittikten sonra büyülenmiş gibi en az 15 dakika daha sandalyede oturdum. Sonra tüm vücudum kaskatı kesilmiş olarak kalktım ve kotumla gömleğimi üzerime geçirip dışarı çıktım.
“Ve Güneş… karanlık bir günü, ruhumu aydınlatır. Bana güç ver, boşluğuma, buhranıma, karanlığıma… kutsa beni Eboda!..” Şarkı sözlerini yazan o bilinmeyen adam bence bir Kızılderili. Bu, ancak masallarda duyduğumuz ve hayal ettiğimiz o sihirli ezgilere benziyor. İlk kez dinlediğimde 19 yaşımdaydım. Rock- metal çalan bir barda bir anda Marilyn Manson’un “Born Again’ini yarıda kesip araya girmişti. Siyahlar içinde kafa sallayan onlarca kişi bir anda duraksadı. Sanırım hepsi o büyüye kaptırmıştı kendini, bir anlık.Bense yeniden Rammstein çalana kadar o sözler ve melodinin dünyasına taşındım. “… Karanlık her gün aydınlanır. İşte orada, nefes al, ruhuna ışığı doldur…” Metal müzik yeniden duyulur duyulmaz yerimden fırladım ve müzikle ilgilenen arkadaşın yanına gittim. O da bilmiyordu. Daha önce duymamıştı. Bilgisayardan çalan mp3lerin arasına karışmış nasıl olduysa. Onu saklamasını istedim ve 1 saat sonra elimde boş kaset ve CD’yle geri döndüm. Tamamen kusursuz oluncaya kadar her ikisine de çektim. Birer de yedeğini yaptım ve o günden sonra her adımımda yanımdaydı Güneş’in Çığlığı.
“Başından beri esrarengizdi zaten.” Yolda yürürken ilk tanışmamızı gözlerimin önüne getirdim ve ardından böyle söyledim dün. Aklımda hala o ürkütücü ses vardı “Korkma… korkma…” Fabrikalardan, araba egzozlarından çıkan dumanlardan zehirlenmemeye gayret ederek ilerledim. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Sadece hava almak istedim ama bulabildiğim tek şey karbondioksitti. Oysa Güneş çığlık atarken nefes al diyordu, nefes al ve güneş ruhunu aydınlatacak! Hiçbir şey… “Korkma… korkma…” Korkmadım ve kısa bir yürüyüşün ardından tekrar eve döndüm. İyice inceledim, bilgisayarda taradım ve o sesin hiçbir yere ait olmadığını, hiçbir yerden gelemeyeceğine kanaat getirdim. Hadi ölümüm, anlat bana, korkmamalıyım, neyden? Hadi umutsuzluğum, fısılda! Ve fısıldadı “Vurmazsan savaş yok!” Yeni bir cümleydi bu. İkinci ve son oldu.
Ne kadar düşündüm, ne kadar uğraştıysam hiç bir şey bulamadım. Ne sözlerin anlamını çıkarabildim, ne de nereye ait olduğunu bulabildim. Ve dün gece uyumak istemedim. Düşündüm, düşündüm, düşündüm… sıcacık bir kahve yaptım kendime ve balkona çıkıp sandalyeye oturdum. Havanın aydınlanmasına çok az kalmıştı. Güneş’in Çığlığı kafamda söylenmeye başladı. “… Nefes al, ışığı içine çek… yüzünü gökyüzüne çevir, cevap orada gizli... korkma… seni sana sadece sen anlatabilirsin. Gün ışığı penceremden içeri dolduğunda derin bir nefes aldım. İşte ruhum, işte benliğim, işte her şeyim orada… cevap mı arıyorsun, öyleyse kokla, dokun, hisset… vurmazsan savaş yok!” Kesik kesik parçalar, her bölümden birkaç söz kafamın içinde tur attı ve sonra uçuşup yeni doğmaya başlayan Güneş’e karıştı. Yeni bir anlam ve işte her şey oradaydı. Ruhum, benliğim, her şeyim… Derin bir nefes aldım. Kuşlar ötmeye, köpekler havlamaya, kediler miyavlamaya başladı. Sadece yarım saat süren sessizlik, huzur anı. Tüm teknoloji susmuş, insanlar deliklerine çekilmiş, dünya bu canlılara ait. O sesi artık biliyorum. İçimden gelen, sıkılan her silahta, öldürülen her hayalde, yok olan her umutta çığlık çığlığa ruhumda koşuşturup sonra yok olan… O ses… Yarım saat sonra kuşlar cıvıltıyı, köpekler havlamayı, kediler miyavlamayı kesecek. Güneş, dünya yeniden insanlara ait olacak. Biliyorlar ve bildikleri için susmuyorlar. Cennetten geldiği söylenen tüm o teknoloji esiri yaratıkların çıkardıkları, bizlere ait olmayan tüm o gürültüler dünyayı saracak ve hakim olması gereken canlıların sesini bastıracak. Cennet kaçkını o yaratıklara ait her pislik, her yabancı ses yok ediyor beni. Beni ve benim gibi düşünenleri. Beni ve özgürce haykıran tüm bu canlıları.
X’e ait ilk Y aracı büyük bir gürültüyle hareket etti ve beynimi Z’yle çarparak 2’ye böldü. Yüzümü Güneş’e çevirdim ve susmaya başlayan tüm o suçsuz canlılara haykırdım:
-Durmayın, bırakmayın, öldürüyorlar bizleri. Konuşmak çözüm değil. Dakikaları yetirebiliriz onları alt edebilmek için! Kavramları boş verin, kendi kaderimizin efendisiyiz. Korkmayın. Konuşmak hiçbir işe yaramaz. Kazanabiliriz. Ruhumuzdan aldığımız güç dünyaya hakim olan tüm benliklerden üstün. Durmayın! Koklayın, dokunun, hissedin. Vurmazsak savaş yok!...
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Arka sokaktan yazılmış buğulu kelimeler...
Arkadaşlarım
|